Bir hadiste; “İçki bütün kötülüklerin anasıdır!” denmiş. Ayrıca İmam-ı Gazali’nin “Cehaletle gaflet her fenalığın anasıdır!” şeklinde bir sözü de aklımda. Peki, haddim(1) değil ama ya kumar? Kumar da gerçekten vazgeçilmesi zor bir illet(2) ki içkiye ek olarak kutsal kitabımız Kur’an’da neler denmemiştir ki;
“Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları, menfaatlerinden daha büyüktür. Yine sana neyi infâk(3) edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infâk edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.(4)”
“Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.(4)”
“Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?(4)”
Hani yazmağa kalksam; kumar hakkında söylenenler de o kadar çoktur ki, mademki kutsal kitabımızdan üç örnek verdim, o halde insanların bu konudaki üç sözünü de eklemeye çalışayım;
“Kaybetmek ihtimali olmasaydı, kim kumar oynardı ki(5)?”
“Kumar; hırs ve tamahın çocuğu, israfın ana babasıdır(5).”
“Kumar kötülüğün çocuğu, eşitsizliğin kardeşi, belânın babasıdır.(5)”
Başlangıcı neden böyle yaptığıma gelince hasta bir kumarbaz olmamakla birlikte oyun hastasıydım. Tavla, satranç, bezik, iyi bir partner(6) ya da oyun arkadaşım olduğu takdirde en önemlisi de briç vazgeçemeyeceğim oyunlardı, yeter ki arkadaşım olsun, vaktim uygun olsun.
Poker gerçek bir kumardı, asla hevesim ve işim olmayan, prafa ise tamamen şekil kaynaklı bir oyun, haz etmezdim ki! Kaptıkaçtı, pişti bence çocuk oyunu, 66 ise bana göre şans oyunuydu.
Bilmediğim tek şey kâğıtlarla fal bakmaktı ki, öğrenmedim, öğrenemedim, öğrenmem de. Çünkü ne her türlü fala inanırım, ne de bunun yanında batıl itikatlara(7)…
Serbest meslek sahibi avantajım olduğunu da itiraf edeyim, hukuk mezunu olarak meselâ bakkal-çakkal-market gibi yerlerde yöneticilik gibi…
Bu bana oyun oynamam için gerekli vakti ayırmam konusunda gerçekten destek oluyordu, hani! Bundan daha iyisi Şam’da kayısı(8) olsa gerekti.
Bazen oyun arkadaşlarımın teşviki ile turnuvalara katıldığım, katıldığımız da olurdu. “Falan yerde turnuva varmış!”, ya da “Filân yerdekiler övünüyorlarmış!” gibi sözler duyunca “Ver elini!” orada oluyorduk.
Başarı mı? Güldürmeyin insanı? Ya boynumuz bükük oluyordu, ya da sondan ikinci, ya da üçüncü olabiliyorduk ancak. Ödüllere ulaşmak mı? Uygun görülüyorsa burada gülünebilir, ya da gülme efektinin(9) tam yeridir, desteği olabilir!
Aramızda oynadığımız zamanlar ise, en küçük para birimi neyse ortaya koyuyorduk onu, özellikle briçte. Örneğin bir kuruş gibi! Önemli olan gerçek iddia ve oyunun su götürmemesi idi. Yoksa kontur-sürkonturlarla oyun uzayıp da uzuyor, ne zevk alıyordun, ne de bir .oka yarıyordu oyunun. Eh! Bu da bir bakıma kumar sayılmaz mıydı?
İçtenlikle söylemem gerekirse bir seferinde karşımızdaki arkadaşlar 12 kuruş kaybetmişlerdi oyun sonunda. 6 kuruş idi her birinin hesabı çayın bir bardağının 25 kuruş olduğu zamanda.
Arkadaşım; gıcıklık(10) olsun diye 1 Lira vermişti. 95 kuruş geriye verdim ve “1 kuruş da hediyem olsun, bu bir lirayı hatıran olarak saklayacağım!” dedim. O 1 lira hâlâ para koleksiyonumda durmaktadır, üstünden yıllar geçmiş olsa da…
Gerçek bir söz vardı; “Yenile yenile, yenmeyi öğrenirsin!” ya da bunun benzeri gibi bir şey. Eh! Ben de geri zekâlı değildim ya! Ha! Akıllı mıydım, o da su götürürdü, önemli olan meraklı ve öğrenme amaçlı olmamdı.
Ağabeyim Ersoy’la aynı anne-babanın çocukları olmamıza rağmen ne cisimlerimiz, ne de mizaçlarımız(11) uygundu birbirine. İyi huy, prensip ve gerekliliklere kim uygunsa o iyi taraftandı, örneğin ağabeyim, anne tarafına çekmiş, hafif kırmızımtırak sarışın, kumralımsı, enine-boyuna yakışıklı, doğal olarak çakır gözlü, evcimen(12), zeki ve akıllı idi.
Yoksa “Erken kalkan yol alır…” tekerlemesi gereği, askerden dönüşünün ertesinde bir tatil yöresinde rastladığı, hemen âşık olduğu, baba ve annemin ısrarla karşı koyup rıza göstermedikleri halde, sonrasında memnun kalarak razı oldukları Juliet Abla ile nasıl evlenirdi?
Ve de sanki gecikmişçesine, ya da “Sonrasına zahmet olmasın!” diye anında ve bir arada ikiz bebekleri nasıl olurdu ki, dünya tatlısı Jean ve Janset adlarında?
Juliet Abla nereliydi? Valla onu ne ben sordum, ne de vesile(13) olup kendisi ya da ağabeyim söyledi. Ama şakır-şakır İngilizce konuşabiliyordu, hatta diyebilirdim ki, İngilizcesi Türkçesinden daha iyi idi! Bir ara gönüllü olarak İngilizce öğretmenliği yaptığını da söylemişti ağabeyim.
Eee! Bu durumda ağabeyimin, Jean ve Janset’in de, hatta Juliet Ablanın kardeşi Julia’nın da çok güzel, hatta takır-takır İngilizce konuşup anlaştıklarını söylemem abes(14) olmaz, değil mi!?
İçtenlikle söylemem gerekli ki yengem, yani Juliet Abla Türk yemeklerini yapmayı öğrenmişti, hem de çoğunu, hatta her türlüsünü. Sık sık yemeğe çağırırdı beni, bekâr olduğum için ve patlıcanı sevmediğimi bilmesine rağmen, imambayıldı, karnıyarık, patlıcan musakka, şakşuka, patlıcan kebap gibi aklıma ne gelirse yapardı ki, “Yeme de yanında yat!” kabilinden, yerdim…
Ben de o yemeklerin yanında yatmak yerine ablanın yaptıklarının hepsini severek yemeği tercih etmiştim, ilk biri iki sefer burun kıvırdıktan(15) sonra.
Çok zaman evvelden yapıp hazırladığı, maydanoz ya da kereviz saplarıyla destekleyerek bağladığı patlıcan turşusu ile patlıcan tatlısı, ya da reçeli de favori yiyeceklerim arasında yer almıştı yengemin sayesinde.
Gerçekten, “Ağabeyim bu kadını iyi ki sevmiş, evlenmiş!” demek içimden geçiyor, hatta onların sağlık ve mutlulukları için sık sık dua ediyordum.
Ağabeyimle aramızdaki diğer bir çapraz kalışı daha ifade etmem gerekirse, ben ne kadar oyuna, hatta kumara, içkiye düşkünsem ağabeyim de o kadar mazbut(16) ve muhafazakârdı(16). Hatta benim afeti devranlara(17) yönelme eğilimlerime bile hoş bakmazdı, belki de zihninde sakladığı, ya da saklamağa çalıştığı yönlendirme isteği nedeniyle.
Hatta “Bir baltaya sap ol artık!” diye ikaz ederdi beni, yalnızlığım, çapaçulluğum(18), nerde akşam, orda sabah felsefem nedeniyle. Haksız da sayılmazdı.
İçki içmezdi, ama karışmazdı da. Hatta büfelerinde sırf benim için bir köşe vardı, Allah razı olsun!
Bazı-bazen yemekten sonra ittire-kaktıra, tavla, satranç, bezik oynamağa ikna ederdim onu. “Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar!” örneği tezahüratlara rağmen bayanların yalnızlıklarına kıyamaz hemen bir briç masası kurardık, başlayıp da bitirmemiz olmayan herhangi bir tavla, satranç ya da bezik oyunlarının yarılarında, hatta başlangıçlarında.
Aslında söylemeğe gerek yok, oyunlarda nasıl ki Juliet Abla kocasını desteklerse, Julia da -belki mecburiyetten olsa gerek- beni desteklerdi.
Ve briç karesindeki eşler daima belliydi, değişmeksizin. Yengem Ağabeyimle, Julia da benimle. Çocuklar mı, onlar derslerine çalışırlar, sonrasında da sessizce yataklarına yönelirlerdi, bizim taraflarımızda gözleri ve sözleri olmadığından.
Daha önce söylemiş miydim, ağabeyimin sahibi olduğu marketinde, yani bakkal olmayan büyük dükkânında üst düzey, ne olduğumu bilediğim unvanlı bir şeydim işte. Annem-babam ölmeden önce vasiyet etmişlerdi ağabeyime;
“Bu sarsak gönüllü(19), adam olmamakta direnen kardeşini aç, açıkta bırakma!” diye. O da; “Üniversiteyi bitirdikten sonra adam olmakta ileriye bir adım bile atmadığım” inancıyla askerliğimi de yaptıktan sonra beni gurk bir tavuk(20) gibi kanatlarının arasına almıştı.
Evim-barkım ağabeyimden ayrıydı, daha doğrusu anne-babamdan kalan markete yakın ağabeyim tarafından bana bağışlanan evimde yaşıyordum.
Yengem ve Julia çok ısrar etmelerine rağmen, aşım-bulaşığım, çamaşırım-ütüm için bir hizmetli haftada bir evime geliyor, yemeklerim dâhil ne gerekiyorsa yapıp gidiyordu. İlkinde fark ettim ki; o hizmetliye verecek para konusunda “Cebimde akrep vardı!” Sonrasında o akrep yerini hiç değiştirmedi, “Ağabeyim sağ olsun!”
Biz böyle oyunlarda ağabeyimle iddialaşırdık, “Yemeğine, ya da maaşına!” diye. Daha doğrusu bir kumarbaz olarak ben iddia ederdim:
“Bir maaşına! Kaybedersem bir ay boğaz tokluğuna çalışırım, kazanırsam bir maaş ikramiye isterim!” diye yahut “Kazanırsam şurada yemek yeriz, kaybedersem de!” gibi.
Ağabeyimin her şeye rağmen briç kültürü çok iyi idi, zayıf gibi görünmesine rağmen! Yengemin de iyi olma konusunda ağabeyimden farkı yoktu. Bazı bazen düşünürdüm ki, yengem ve ağabeyim acaba briç kültürlerini zenginleştiriyorlar mıydı ne, briç konusunda kitap okuyarak boş vakitlerinde, hatta yattıklarında bile!
Oysa tahmin ettiğim kadarıyla çalışmakta olan Julia’nın da, benim de sadece bu konuda böylesine boş vakitlerimiz yoktu, olsa bile tatbikat zayıflığımız göz ardı edilemezdi(21). Hem ateşle-barutun bir arada olduğu nerede görülmüştü ki?
Ateş kimdir, barut kimdir, oğlan nedir, kız nedir, hâlâ bilmem ya neyse!
Bu vesile ile bir sırrı açıklamam yararlı olacak. Ağabeyim de, yengem de Julia’yı sahiplenmem konusunda önce öneride, sonrasında baskı kurmaya çalışmışlardı bana, kızcağızın haberi olmaksızın, adım gibi biliyordum bunu.
Her ne kadar Julia’nın da beni istediği anlamındaki göz süzüşlerini görmezden gelemezdim, ama hissetmek istediğim elektrik yok gibiydi aramızda, inkâr edemezdim. Oysa üzüm üzüme bakarak kararmaz mıydı, bir sözü kırk defa söylesen olmaz mıydı, aynı mekânı paylaşanların gün gelir aralarında elektrik oluşmaz mıydı?
Üniversite okumuştum, ama bilmem gereken hiçbir şeyi bilmediğimin farkında değildim, bildiğim tek şey bilmediğimdi.(22)
Bunda belki Julia’nın briçteki eksikliğinin de etkisi olsa gerekti, deklarelerdeki(23) uyumsuzluğunu, güzelliği ile örtbas etmeğe(24) çalışıyordu sanki. Ama ağabeyimle her oynadığımda kaybetmeğe alıştığım maaş, benim maaşımdı, onun umurunda olmasa bile.
Hoş, benim de umurumda değil gibiydi. Boğaz tokluğuna çalıştırmayı bırak, ağabeyimin muhasebecisi her ay zarfımı muntazaman getirirdi masama ve çok kişi yılda bir kez zam alırken maaşlarına, benim maaşım, (belki Julia’nın maaşı da) üç ayda bir artardı, sigortası, primi, vergisi gibi yasalar ne emrediyorsa, onlar da cabası olarak…
Unutmadan eklemem gerek ki, ailece tümümüzü yemeğe de o götürürdü ve ben cebimden mendilimi çıkartma numarası yaptığımda, bilindiği üzere “Akrep durumu da vardı cebimde” ve ağabeyim zaten bunun benim ödememek öncesi bir başlangıç hareketi ya da numarası olduğunu kesinlikle bildiğinden hesabı da öderdi.
Julia gerçekten güzel mi güzel bir kızdı, Tanrının özene-bezene yarattığı. Yengemin ve ağabeyimin kulaklarına gitmesin, yengemle Julia’yı yan yana getirsek Julia fark atardı ablasına! Öyle değil miydi ya gerçekten?
Yengem Julia’nın büyüğü, ablası idi, şu kadar yıllık evli, iki çocuk annesi ve vaktinin izin verdiğince, ev işlerinin hizmetçisiz, yardımcısız üstesinden gelmesi, bebeler okullarına gittiğinde markete gelip yardım etmesi, kendisini ilgilendirdiğine inandığı sosyal etkinliklere katılımı Juliet’in aleyhine faktörlerdi güzellik konusunda.
“Kuzguna yavrusu Anka görünürmüş! Gönül de kimi severse güzel odur!” değil mi?
Ben kuzgun olmam konusunda herkesle hemfikirim(25), bu konuda asla itirazım yok, “Yavrusu” yerine “sevdiği” dense, ona da itirazım olmaz, söz söylemeye de hakkım yok, tarafsız olarak.
Ama sevmek? İşte bunu anlayamıyordum, anlayamıyorum da…
Julia ve Julia’nın güzelliği üstüne şiirler yazabilir, omzuna yaslanıp şarkılar söyleyebilirdim. Hatta ondan hoşlandığım da itiraflarım içinde yer alabilirdi. Ama sevgi? Emin olmam belirsizlik olurdu. Kesinlikle sevdiğimi, hatta sevebileceğimi düşünmüyor, düşünemiyordum, gösterdiği tüm yakınlığa rağmen.
Örneğin bazen gözlerimiz çakışıyordu, eriyip bittiğimi sanıyordum. Bazen ellerimiz, ellerimizde kalıyordu, titriyordum, kalbimin aşırı, ritmi ötesi çarpıntısına engel olamıyordum. Julia bazen rüyalarıma giriyor, saçlarımı okşuyor, kucaklıyor, hatta öpüyordu bile beni, filmlerdeki gibi. Mutlu olduğumu hissediyordum.
Tüm bunlara sevgi, ya da aşk demek ilkellikti(26), mantıksızlıktı(27). Bana göre bu duygular sadece hoşlanmaktı ve başka mantıklı bir izah da geçmiyordu aklımdan. Geçmesi de gerekli miydi, bilemiyorum.
Ağabeyimi, yengemi, yeğenlerimi ve geniş bir boyutta Julia’yı tarif ettim, peki ben neyim, kimim? Bulunmaz Hint Kumaşı mı(28), nevi şahsına münhasır(29), kendini beğenmiş Allah’ın kulu olduğunu sanan bir mendebur(30) mu?
Kişinin kendisi için bile olsa böyle ayıplı lâflar söylememesi gerek. O halde başka nasıl bir sıfat yakıştırabilirdim ki kendim için? Belki ileride Julia’nın fikrini alırım, ya da o, zayıf da olsa Türkçesiyle uygun bir kelime bulabilir benim için, ya da İngilizce. Bu herhalde “clever(31)” olmaz, olsa olsa “stupid(31) , snob(31)” gibi bir kelime olabilirdi!
Vazgeçtim, sormayacağım!
Ağabeyim, sakin, huzurlu, dünya güzellerinin biriktiği annem tarafına çekmişti ya. O halde benim de dediğim-dedik, asabi, geçimsiz diye nitelendirebileceğim baba tarafıma çekmem zorunluydu.
Zaten ağabeyimin yakışıklı olduğu bir ortamda benim, leyleğin yuvadan attığı yavru(32) gibi çirkin olmam mukadderdi. Hem “Soy soya, bulgur suya çeker!” dememişler miydi? Ağabeyim kaliteli, ince köftelik bulgur olarak anne tarafıma, bense pilâvlık kaba bulgur olarak baba tarafıma çekmiştim, işte o kadar.
İsimlerimizi koyarken bile ayrıcalığımız belli idi ağabeyimle, kıskançlık değil, gerçek. Ağabeyim soyu devam ettirecek erkek, yani Ersoy, bense toyluktan, acemilikten nasipli Ertoy.
Adımın anlamının ne olduğunu bile bilmiyordum. Olsa olsa kafiyesi uysun kaydında idi annemin ya da babamın dileği, her neyse.
Ağabeyimin kırmızımtırak kumrallığına karşın, ya da zıt olarak ben kapkara idim. Ha belki yaşımın öncesinde, belki de irsiyetten(33) saçlarımla alnımda “V” harfine benzer bir şekil, saçlarımda tek-tük de olsa beyazlar oluşmuştu.
Tepe nahiyesi mi? Ufak uçakların konabileceği bir pist gibi açıktı(!), muhtemelen baba tarafından irsiyetten o da! Bu konuda iddiam yok, çünkü ne anne dede, ne baba dede, ne de dayı ve amcalarda böyle bir kafa yapısı yoktu.
Varsa; belki büyük dedeler tarafında belki. Belki de sadece bende, nevi şahsına münhasır biri olaraktan.
Gel de x-y kromozomları falan diyerek bir sürü teoriyi bezelyelere bakarak sergileyen Mendel’e(34) inan!
Kısaca, ya da genel, hatta özel olarak bu durumda yakışıklılığımdan bahsedilebilir miydi? Bir de işgüzarlık(35), kapris(35), kendini beğenmişlik, bencillik diyelim güya Julia’dan elektrik almıyor muşum! İletkenliğim yoksa bunda kızcağızın ne suçu vardı ki be adam? Lâf ola beri gele, sözü tam olarak cuk oturuyordu(36) bu düşünceme…
Ağabeyimle olan farklılıklardan biri de -bence- daha önce de bir nebze(37) dokunduğum gibi zeki olmama rağmen akıllı olmayışımdı. Ya da olamayışımdı. Aksi takdirde, yani akıllı olsaydım, ağabeyim gibi evlenir, çoluk-çocuğa karışır, haytalık(38) yapmaz, kumarbaz olmazdım.
Annem-babam yaşıyor olsalardı bu sözleri onlar söylerlerdi. Ağabeyim onlar adına vekâleten(39), hem de kendi adına asaleten(39) kim bilir kaç defa tekrarlamıştı, bu şekildeki sözleri? Hem bazen eşinin yanında, bazen yan masadan(!) baldızının desteğiyle!
Ağabeyimin baldızı Julia güzel bir kızdı. Pardon, gene Julia’dan bahsettim. Neden bu isim ikide birde dilime pelesenk(40) oluyordu ki? Ben henüz gencim yahu! Evlenmek istemiyorum vesselâm(41)! Hele ki ne kadar güzel olursa olsun, ağabeyim ve yengem bu konudaki dileklerini belli ediyor olsalar da, o da duygularını hissetmemi ne kadar isterse istesin, o tarakta bezim yoktu(42).
Kim beni tavladan, briçten, satrançtan hatta bezikten uzaklaştırabilirdi ki? Kumarbaz değildim ben, bence! Sadece iddiacı idim. Para-pul umurumda değildi, ama çayına, gazozuna da oynamak akıl kârı değildi.
Felsefem bu idi, daha önce de dediğim gibi. Bunun; kulağa kar suyu kaçması ile hiç mi hiç ilgisi yok! Yeter ki Julia benim hakkımda yanlış fikirler beslemesin, dileğimdi.
Julia…
Julia…
Beş sözümün birinde hep aynı isim. Yoksa baltayı taşa vurmuştum da haberim mi yoktu? Bir bakıma abayı yakmak, diğer bir bakıma ateşin bacayı sarması…
Yok canım…
Kendimden vaz mı geçecektim, bu genç yaşımda?
Genç yaşımda? Yaş gelmiş otuzlara, beş yıl sonra yolun yarısında olacağım, ben hâlâ gençlikten dem vuruyorum. Gerçekten ismimdeki gibi toy olduğuma inanmaya başlamıştım. Üstelik Jean ve Janset damat ve gelin olacaklar ve ben o anlarda bile gencim safsatasını(43) yaşıyor olacaktım!
Galiba gecikmemde yarar vardı. Yaz sezonu gelmiş, çocuklar başarılı bir şekilde sınıflarını geçmişlerdi. Haberim vardı, sınıflarını geçtikleri takdirde anne ve babaları onları tatile götürecekler, fırsattan istifade kendileri de tatil yapacaklardı.
Kambersiz düğün olur muydu? Olurdu tabii. Ağabeyim hakkı olan tatile gittiğinde markete kim göz-kulak olacaktı ki? Kaldı ki tüm ailenin çoluk-çocuk hepsinin niyetleri bozuktu! Onların 10-15 gün sakin, kaygısız bir tatil geçirme düşünceleri vardı.
Ve ben bunun için tekliflerini (yani emirlerini, ricalarını, istirhamlarını her neyse) beklemeden “Bana doyum olmaz, size iyi tatiller!” deyip, “Silâh zoru” olmadan görevi kabullenip; “Siz marketi merak etmeyin, ben ‘Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım!’ şeklinde değil, dirayetle(44), tıpkı senin gibi yaparım ağabey, benim gibi değil, asla demiştim!”
Ağabeyim ve yengemin Julia’yı da aynı tatile götüreceklerini düşünüyordum, “Et tırnaktan ayrılmaz!” örneği. Hatta onun elinde çantayla otogara geldiğini görünce “Bugünden itibaren 15 günü nasıl geçireceğim!” düşüncesiyle daha o anda sıkıntı çekmeğe başlamıştım.
Yanlış anlaşılmasın, “Kendimi düşünüyorduysam, namerdim” sadece markette tek başıma ne halt edeceğimin endişesini yaşıyordum (meselâ)!
Ama aile otobüse binip de Julia onları el sallayarak uğurlayınca bu kere gerçeği saklamayayım, sevinmiştim. Ama “Neden?” diye sorarsanız “Bunu ben bile bilmiyorum” diye itiraf edebilirim. Sanki aynı şehirde, aynı markette, aynı havayı solumanın ne anlamı olabilirdi ki benim için?
Hem sonra neden, niçin, nasıl ve niye? Büyüklerimiz hatta o bile yol göstermişti de ben ilgilenmiş miydim?
Julia’nın boş durmaktan, kısmetinin ayağına gelmesini beklemektense aynı markette, bir başka bölümde kendi halinde çalıştığını, sık sık karşılaştığımızı ve karşılaştıkça da yüreğimin çok zaman değil, her zaman “Hop!” ettiğinin farkında değildim sanki.
Sabit fikirli olmak hiç de iyi bir şey değildi; “Evlenmem Allah, evlenmem!”
O yengemle aynı evde kalıyordu. Ev genişti, çocuklar teyzelerine düşkündü ve bugünün ortamında bir Türk erkeği olarak ayrı evde yaşamasını beklemek haksızlıktı, ağabeyime göre. Bu nedenle de ağabeyim gibi markete sabahları erkenden ağabeyimin arabası ile geliyor, benim için çok zaman iki adım ötedeki markete yürüyerek gelişim mümkün olmadığından hiç karşılaşmıyordum onlarla, desem yalan değil.
Serde(45) ekâbirlik(46), başıboşluk(46), ana-baba vasiyeti vardı ya! Üstelik ben araba kullanmayı sevmiyordum, hem sevmemek mecburiyetindeydim de. Kumar ve içki hovardalığına(46) düşkünlüğüme güvenmeyen ağabeyim bana araba almayı aklına hiç mi hiç getirmemişti bile.
Ağabeylerimin tatile çıkışlarının ertesi gününün sabahında arabalarını market önünde park etmiş olarak görünce başlangıçta merak etmiştim. Ama sonra merak etmekten vazgeçtim, bana asla güvenmeyen ağabeyimin baldız kardeşine sonsuz bir güveni vardı, üstelik ağabeyimi ve ailesini uğurlamaya beraber gitmiştik. O ağabeyimin arabası ile beni bir taksi durağına bırakmış, sonra herhalde evine yönelmiş olmalıydı…
Sabah markete erken gelmeyi plânlayıp istediğim halde güzellik uykuma(47), günün mana ve ehemmiyetine aldırmaksızın devam etmekte her zamanki gibi sakınca görmeyince, markete gitmekte de her zamanki gibi geç kalmıştım.
Ve Julia yine her zamanki gibi benden önce gelip ne gerekiyorsa yapıp bitirmişti, ağabeyim adına bile. Oysa benim halletmem gerekti çoğunu.
Zaman ile ilgili söylenecek çok şey olmakla beraber, insan çalışınca zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmuyordu. İşle zaman arasındaki bu paralelliği ağabeyimin tatile gitmesi nedeniyle ilk defa yaşıyor gibiydim sanki! Belki de buna neden, gecikmekte sakıncası olmayan ilerleyen bir zaman sonunda Julia’nın izin istemesi olmuştu.
Ben ağabeyim yerine patron, o ise elemandı. Ama bu varsayıma(48) rağmen kıracak mıydım onu? Üstelik yalnız ve bağımsız bir kızdı, sebebini sorup anlamak istemem bile mantıksızdı, her ne kadar Juliet Abla onu bana emanet etmiş olsa da.
Herhalde kendince bir kaç saat önce erken çıkmasının makul ve mantıklı bir sebebi olsa gerekti. Bilemezdim ve mademki aykırı-aykırı duruyordum, hem beni ilgilendirmemeliydi, hem de buna hakkım yoktu!
“Peki!” dedim, arkasına bakmadan çıktı marketten, ben aval aval(49) arkasından bakarken.
Günün oldukça ilerleyen bir vaktinde cep telefonum çaldı, arayan Julia’ydı;
“Ben Julia. Yetiş evde hırsız var…” duraklamasının sonunda sormama imkân bırakmadan devam etti;
“… desem nasıl olsa inanmayacaksın. Canım çok sıkılıyor. Bizim eve erkence gelebilirsen bir el satranç, tavla, ya da bezik oynayalım. Kaybeden kazananı yemeğe götürsün…”
Gene durakladı, devam etmek arzusuyla ve benim vereceğim cevabı dinlemeksizin. Zaten benim de nutkum tutulmuştu(50), cevap vermeme ramak kala(51) sözünü tamamladı;
“Mü?”
Tek-tük Türkçe kelimelerde yumuşatma, ya da sertleşme yapmakla beraber çok güzel Türkçe konuşuyordu ve fark ettim ki, sesinden de hoşnuttum, kendisinin tümünden olduğum gibi. Cevabımı beklemeden sorusunun cevabını almışçasına cümlesine nokta koymak arzusunu duydu (sanırım) bir ricadan ziyade, emir gibi;
“Eniştemin arabasını markette bıraktım. Anahtarın biri benim, diğeri eniştemin masasında. İstersen ne yapacağını biliyorsun, beni dinlersen ‘Hemen gel!’ demek isterim.”
İstemez miydim? Ya vazgeçerse endişem olmasına rağmen, arabanın anahtarını aldım, muhasebeci ağabeye daha ilk gün olmasına rağmen, patron yamağı(!) olarak tekmil verdim ve arabayla yola çıktım.
Bir çiçek almadan kapısına gidecek kadar kaba ve gabi(52) değildim. Ama sakınmam gereken rengin kırmızı olduğunu çok iyi biliyordum, çiçeklerin dilinde. Çünkü iddia etmekten vazgeçmemiştim ki; “Âşık değildim.”
Evet, ona karşı ilgi duymadığımı söyleyemem, hatta arzulu olduğumu bile kendime karşı dürüst olmam gerekliliği ile saklamamam gerek. Ama işte o kadar…
Onun için beyaz bir çiçek, meselâ glayöl alsam, evet, anlamı “Dostluk” idi, ama o Türkiye’ye geldikten sonra, ağabeyim ablası ile evlendiğinden beri dost ve arkadaştık ya. Peki! Karanfil ya da gül…
“Temizlik, saflık, masumiyet” anlamlarına gelen bu çiçekler daha makbul olacaktı(53) bence. Sonrasında “Kararsız Kâzım(54)” olarak her üçünden de birer adedi bir demet yaptıraraktan götürdüm ve zili çaldım.
Allah’ım olamazdı böyle bir şey. Tanrı gücenmezse bana, karşımda duran için “Bir melek” diyebilirdim ona, gökten yeryüzüne benim için inmiş…
“Renklerin ve çiçeklerin anlamını bilmen güzel, çok teşekkür ederim!” dedi, çiçekleri elimden alırken ve yanağımı öpmek değil, dudaklarını yanağıma dokundururcasına kondurduktan sonra ve duyacağım bir şekilde, ama kendi kendine söylendi;
“Getirdiğin çiçekler kadar karşındakinin duygularını da anlamak değil, hiç olmazsa birazcık hissedebilseydin!”
Duymazlığa gelmeme rağmen sormak gereğini hissettim, daha kapıda;
“Pardon, bir şey mi demek istedin?”
“Ablam çok titiz biliyorsun, her zamanki gibi ayakkabılarını çıkarmadan girme içeri, dedim. Terliklerin yerini de biliyorsun zaten!”
“Peki, güzel hanımefendi!”
“O ‘Güzel’ sözünü de âşık olduğun yeğenlerine sakla, geldiklerinde içtenlikle söylersin onlara!”
“İnce bir sitem mi seziyorum, daha kapıda haşlamağa(55) başladın beni Julia. Ne dememi isterdin, ya da ne beklerdin benden?”
“Özür dilerim, içinden ne geliyorsa onu söyle, söz sitem etmeyeceğim.”
“Güzel Julia!”
“Aldım, kabul ettim yakışıklı Ertoy!”
“İşte, şimdi bir kere daha özür dile bakalım Julia, ‘Yakışıklı mıyım?’ yahu!”
“Yahu ne demek, bir de bugün kulağıma gelen ufak-tefek…”
“Ben bir ara Fransa’dayken…”
“Anlaşıldı, her zaman olduğu gibi bu konuda da Fransız’ım diyeceksin. Neyse lügate ya da internete bakar, öğrenirim. Haydi, hemen gel! Ne istersen o oyunu oynayalım, kumar gibi değil, ama iddia gibi. Sonra da yemeğe gideriz. Ha! Aklımdayken söyleyeyim, bir el oynayacağız, kaybeden kazanana yemek ısmarlayacak. Ben kazanırsam öyle eniştem gibi af yok, bilesin. Hemen, dört başı mamur bir yemek…”
“Örneğin balıklı-şaraplı, benim için rakılı gibi mi?”
“Olabilir, ama kazanacakmışsın gibi; ‘Dereyi görmeden paçaları sıvama’ demek isterim!”
“Emrindir, olur!”
“Sadece bir temenni!”
“Ben de aldım, kabul ettim, ama ayakta durmaktan yoruldum, senin gibi de genç değilim, ne dersin oturalım mı?”
“Sen şakayı çok seviyorsun, yeni bildim ben, haydi hemen masaya oturalım, bezik oynayalım bir el, vidosuz(56)…
Yemeklerin tadı kaçmasın, soğumasın!”
“Yemekler soğumasın?”
“Yani öyle demek, başka nasıl denir, bilmiyorum.”
“Peki Julia! Sen mi dağıtırsın, ben mi?”
“Türklerde öncelik nasıl, hâlâ öğrenememişim.”
“Genelde kâğıt çekerek oyuna başlayacak kişi belirlenir. Büyük kâğıt çeken, kâğıtları dağıtır. Düşünelim ki, ben büyük kâğıdı çektim. Ben dağıtırım, sen oynamağa başlarsın.”
“Okey!”
Oyuna başlamadan önce teybi açtı. İlk iki şarkı sanki mesaj verir gibiydi; “Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin(57)” ve “Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin!(58)”
Oyuna başladık. Başlangıçta hırslıydım, ona ders vermek eğilimindeydim. Görsün gününü istiyordum. Sonrasında acıdım nedense. İçimden gelmişti, ya da kıyamamıştım ona, diyelim. Ama ben kaybetmek istedikçe kazanıyordum.
Belki Julia’nın istediği de kaybetmek olsa gerekti, hissettiğim hüsnü kuruntu(59) da olsa.
Netice; istemeyerek de olsa oyunu zaferle kazandım, hatta Julia rubikon(60) oldu, ya da rebik(60) kaldı. Yaşadığım çifte zaferdi, bir bakıma yani.
“Biliyordum zaten bir kumarbaz olarak kazanacağını, ama gene de benimkisi bir umuttu. Bu nedenle mızıkçılık yapmak için de baştan kararlıydım. Dışarıda para-pul ödeyerek masraf etmektense, biz bize yemeğimizi üleşelim istedim. Ablam gibi yemek konusunda mükemmeliyetim yok, ama mutfağa ikimiz için bir masa hazırladım…
Umarım masa zayıf gibi görünüyor olsa da beğenirsin. Köfte ve mezeleri hazırdan alıp, hazırladım, spagetti gibi de makarna yapmağa çalıştım ama sos nasıl yapılır, herhalde ileride öğrenmem gerekecek, bugün için salça hazırladım, yoğurt hazırladım, sen nasıl seviyorsan ona göre servis yaparım. Düşüncem fena değil, değil mi?”
“Harika düşünmüşsün Julia!”
“Unutmamam gerekirken ne tür içki sevdiğini aklımda tutamamışım, bize yemeğe geldiğin günlerden. Eniştemin dolabında canın ne çekiyorsa onu al!”
“Tabii güzelim!”
“Peki, ama sen de artık yakışıklı olduğunu kabul et!”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten!”
“Doğru, aklımdan geçen bir atasözü var, ama bu ortama ne kadar uyar bilemem!”
“Söylemen sakıncalı mahzur?”
“Ya sakıncalı mı, ya da mahzurlu mu, demen gerek! Türkçede iki kelimenin manası da aynıdır. Tıpkı meselâ ile örneğin gibi, biliyorsun.”
“Biliyorum.”
“Her ne kadar bir başka deyişe göre, aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş gibi bir yaklaşımla ve çekinerek söylemem gerekirse, atalarımız; ‘Gönül kim severse güzel odur!’ demişler!”
“Sen beni seviyorsun?”
“Yok, yakışıklılık ve güzellik anlamında böyle sözler var demek istedim!”
“Anladım, hadi otur sofraya. Fakir sofra, ama anlarım ki memnunsundur!”
“Tabii ki!”
Önceki ve öncekinin sonu yaşamlarımız, haytalığım, kumarbazlığım, gönlümün boşluğu ve ortama uygun okuduğum, söylediğim şiir, öykü, fıkra ve hatta şarkılar…
Uzun zamandır beni dinleyen bir dost yüzle sohbet edememiş olmamın ezikliği ve birbirini farkında olmadığım bir şekilde takip eden kadehlerle zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştım.
Tebessüm ötesinde gülen bir yüz karşısında ve kayboluşuma çeyrek kalaya kadar…
“Bu durumda araba kullanamazsın, seni evine bırakayım!”
Dilim yalpalayarak(60) da olsa, maymaşaklıkla(60);
“Sonra sen nasıl geri döneceksin evine, ben aklımı nasıl zapt edeceğim?”
“Diyorsun ama…”
“Evet, diyorum. Bütün gece ses çıkarmadan, saygısını yitirmeden beni dinleyen güzel bir hanımefendiyi nasıl düşünmem ki?”
“O halde sana salondaki kanepeye yer hazırlayayım!”
“İstemem! Sana tek bir kötü söz ulaşmasına bile tahammül edemem, çok zaman komşular bizi bir arada görüyor olsalar da. Ben bir taksi bulur, evime giderim.”
“Peki, ben seni merak etmem mi?”
Bundan sonrasını hatırlamıyorum.
Sabah ya erken oldu, ya da ben kendime erken geldim, belki de sıkıntılarım rahatlamamı emrettiğinden. Çıplaktım, don-atlet ve üstümde bir pike, elbiselerim bir koltuk üzerine düzgünce istiflenmişti(61).
Odasına gittim, kapının gıcırdayan sesi nedeniyle gözlerini açtı Julia;
“Hiç olmazsa yatağının alt ucuna minderlerden bir yatak yapsaydın, bütün gece nefesini duyup uyumasaydım!”
“Nefesimle uyumayı mı isterdin?”
“Evet, çünkü seni seviyorum, hem de çok, bundan kesinlikle eminim artık ve yaşamımın sonuna dek nefesini hissetmek, duymak istiyorum!”
“Ne demek istediğini anlamış değilim. Gene de gel, uzan yanıma, sarıl bana, ne demek istediğini açıkça söyle!”
“Seni seviyorum, sevebilir misin beni, benimle evlenir misin, desem, kabul eder misin?”
“Seni karşılaştığımız ilk günden beri, yani yıllardır eksilmeyen bir sevgiyle seviyorum!” dedikten sonra başka ses çıkartmaksızın bana sarıldı ve sustu Julia…
YAZANIN NOTLARI:
(1) Haddim Değil; Haddini Bilmek. Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek.
(2) İllet; Hastalık, dert, hastalık derecesinde alışkanlık, bozukluk, kızdıran, sinirlendiren şey, sebep.
(3) İnfâk; Aslı tükenmek, bitmek, kalmamak, bitirmek, yok etmek, yoksul düşmek, parayı elden çıkarmak anlamlarına gelen bu kelime yararlı harcamalar anlamına da gelir ve münafık (ikiyüzlülük), nafaka gibi Türkçemize yerleşmiş bir kısım kelimeler de bu kökten gelir. (n-f-k şeklinde).
(4) Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları, menfaatlerinden daha büyüktür. Yine sana neyi infâk edeceklerini soruyorlar. De ki; İhtiyaçtan fazlasını infâk edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz. Kur’an, Bakara Suresi, 219. Ayet.
Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Kur’an, Maide Suresi, 90. Ayet.
Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi? Kur’an, Maide Suresi, 91. Ayet.
(5) Kaybetmek ihtimali olmasaydı, kim kumar oynardı ki? ALAIN (Emile Auguste CHARTIER)
Kumar; hırs ve tamahın çocuğu, israfın ana babasıdır. Colton BURPO
Kumar kötülüğün çocuğu, eşitsizliğin kardeşi, belânın babasıdır. George WASHINGTON
(6) Partner; İş arkadaşı, ortak. Eş. Cinsellikte taraflardan her biri. Kâğıt oyunlarında ortak.
(7) Batıl İtikat (Batıl İnanç, Hurafe); Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendiren, bilimin ve dinin kabullenmediği doğa üstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Sonradan uydurulan ve genellikle İslâm’ın gerçeği ile bağdaşmayan, çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye, söz veya deyimlerdir.
(8) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.
(9) Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi.
(10) Gıcıklık; Sözler, Karşı tarafın hareketleri ve davranışları ile ilgili olarak intikam alma duygusu.
(11) Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı.
(12) Evcimen; Evine, ailesine çok bağlı olan. Ev işlerini iyi bilen, becerikli, hamarat. Aklı başında, sakin.
(13) Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.
(14) Abes; Akla ve gerçeğe aykırı, gereksiz, lüzumsuz, yersiz, boş, saçma.
(15) Burun Kıvırmak; Değer vermemek, önemsememek, beğenmeyip küçümsemek.
(16) Mazbut; Derli toplu, düzenli, düzgün, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir şekilde yapılmış, korunmuş.
Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
(17) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.
(18) Çapaçulluk; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşama, bir bakıma pasaklı olma, dünyayı umursamama.
(19) Sarkak (Sarkık) Gönüllü; Bir işi yapmaya hiçbir yükümlülüğü yokken isteyerek üstlenen. Çok istekli, seven kimse ya da sevgili, anlamında olsa da yöresel olarak her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında bir sözdür. Buna benzer diğer bir söz ise “Ayran Gönüllü” demektir ki bir bakıma aynı içerikte gözükse de her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir.
(20) Gurk Tavuk; Civciv çıkarmak için yumurtalar üzerine oturup sabırla süreyi bekleyen tavuk. Mecazi olarak durgun, durağan insan, yanındakini korumak, kollamak için güç sarf eden.
(21) Göz Ardı Etmek; Gereken önemi vermemek.
(22) Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir. Ve Ben bilmediğimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım. SOCRATES
(23) Deklare Etmek; (Özellikle briç oyunlarında)Bildirmek, açıklamak, duyurmak. Gümrüklerde vergi konusu olan eşyayı, vergisini ödemek üzere gümrüğe bildirmek, bildirimde bulunmak.
(24) Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.
(25) Hemfikir; Aynı düşüncede, aynı fikirde olan.
(26) İlkellik; İlkel olma durumu. İlk durumunda kalmış olan, gelişmesinin başında bulunan, zaman bakımından en eski olan, iptidai, primitif olma hali. Eğitimsizlik, kültürsüzlük, görgüsüzlük durumu.
(27) Mantıksızlık; Doğru düşünememe. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterememe.
(28) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sanmanla, sersemin teki olduğunu anlaman arasında geçen zamandır. Victor HUGO)
(29) Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.
(30) Mendebur; İğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük, yaramaz, haylaz.
(31) Clever (İngilizce); Akıllı, zeki.
Stupid (İngilizce); Akılsız, aptal, budala.
Snob (İngilizce); Züppe.
(32) Leyleğin Yuvadan Attığı Yavru; Bu söz Türkçemize annenin bakamayacağı yavrusunu yuvadan attığı şeklinde yerleşmiş olup, yanlıştır. Aslında anne, getirdiği yemleri yavrularına eşit miktarda dağıtamadığı için, güçlü yavrular, zayıf olanları yuvadan atar ki, kendisinin payı artsın diye. Bu miras (ya da mal varlığı için) kardeşlerini katledenler için de güzel bir örnek olmalı, diye düşünüyorum.
(33) İrsiyet; Kalıtım. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik (fiziki ve zihni karakterler) ve niteliklerin ebeveynlerden yavrulara aktarılması.
(34) Gregor MENDEL; Genetik biliminin babası sayılan Avusturyalı bilim adamı. Mendel Kanunları sahibi. Önemli vasfı, aynı zamanda rahip olması.
(35) İşgüzar; Gereği yokken, genellikle kendini göstermek için her işe karışan kimse. Eli işe yatkın, becerikli.
Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken, istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak.
(36) Cuk Oturmak; Tam yerine denk gelmek, rast gelmek, uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren deyim.
(37) Nebze; Çok az şey, az, pek az, “Bir parça” anlamıyla “Bir nebze” şeklinde kullanılır.
(38) Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik.
(39) Vekâleten; Vekil olarak. Birinin işini görmesi için kendi yerine bıraktığı veya yetki verdiği kimse olarak.
Asaleten; Kendi adına olarak. Bir görevde asil olarak.
(40) Pelesenk (Daha doğrusu; Persenk); Dilimize ilk haliyle yerleşmiş aslı bir nevi ağaç olmakla birlikte konuşurken gereksiz yere tekrarlanan sözcük, söz, söz dizisi anlamındadır.
(41) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(42) O Taraklarda Bezi Olmamak: Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
(43) Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
(44) Dirayet; Beceriklilik, yetenek, ustalık. Kavrayış, zekâ.
(45) Serde; Bir kimsedeki niteliği anlatan söz.
(46) Ekâbirlik; Kendini beğenmişlik.
Başıboşluk; Serbestlik.
Hovardalık; Geçici aşklar yaşamaya alışkın olmak ve çapkın olmak. Zevki için para harcamaktan çekinmemek.
(47) Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
(48) Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
(49) Aval Aval Bakmak; Aptalca, aptal aptal bakmak.
(50) Nutku Tutulmak; Korkudan heyecandan, şaşkınlıktan ya da öfkeden konuşamaz olmak.
(51) Nutku Tutulmak; Korkudan heyecandan, şaşkınlıktan ya da öfkeden konuşamaz olmak.
(52) Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
(53) Makbul Olmak; İlgi görmek, beğenilmek, tutulmak.
(54) Kararsız Kâzım; Karar vermekte zorlanan kişilere takılan lâkap.
(55) Haşlamak; Şiddetli şekilde azarlamak, sertçe paylamak, zarar vermek, sızı, acı vermek. Canını yakmak, Dalamak. (Bir şeyi kaynar suya daldırmak.)
(56) Vido; İki sayı karşılığı oynama, özellikle kumar oyunlarında ortaya konan parayı iki katına çıkarma. (Kontür, sürkontur vb. gibi. Mars, mat ayrı şeylerdir)
(57) Seni ne çok sevdiğimi… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.
(58) Kapın her çalındıkça, o mudur diyeceksin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Muhayyer Kürdi Makamındadır.
(59) Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilinde söyleniş biçimi.)
(60) Rubikon Olmak, Rebik Kalmak; Tavla oyunlarındaki “Mars olmak” anlamında bir deyim olup bezik oyununda baraj sayısı olan 1500 geçilmeden karşı oyuncu oyunu bitirirse buna verilen addır.
(61) Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.
Maymaşaklık; Beceriksizlik, sersemlik, şaşkınlık.
(62) İstiflenmek; Genellikle aynı türden malları üst üste, düzgün bir biçimde yığılması. Stoklanmak.